Bugün iş planı yazmaya çalışan bir arkadaşa da yardım ederken ülkemizden insan manzaraları ve yanlış stratejiler üzerinde de durduk. Beyin fırtınası sırasında ortaya çıkan bazı felaket senaryolarını düşününce en az birisini blogumda ortaya koymak istedim. Belki birilerinin işine yarar. Bazı adımların aralarına kendimce parantezler açıp DOĞRU diye ifadeler koydum. Bazılarına da YORUMSUZ diye ifade koydum. Bariz yanlış olan şeyleri ise ifade etme gereği duymadım.
Atılgan genç girişimci kişimiz, gazetede okuduğu haberlerden bilişim sektörünün son derece karlı bir sektör olduğunu öğrenir ve bu alanda çalışmaya karar verir. Aslında bilişim teknolojileri konusundaki bilgisi acar bir bilgisayar kullanıcısı olmakla sınırlıdır. En çok satan sayısal kameraları bilir mesela. Ancak teknik işlere de girebileceğini düşünür.
ilk iş olarak iyi bir muhasebeci bulur (DOĞRU) ve onunla güzel bir şirket adı düşünür. Örnek olarak iyi tanınan bir firmanın adını alır. Takip eden sözcükler farklı gittiği için Ticaret Sicil Memurluğu fazla itiraz etmez. Tabelasında ve kartvizitinde kullanacağı ilk sözcük aynı olsa ne olur (YORUMSUZ) değil mi?
Arkasından şirketini kuracağı güzel bir ofis aramaya başlar. Şehrin çok nitelikli bir yerinde bir ofis bulur. Ofisin kirası cebindeki parayı iki ayda tüketecektir ama olsun hemen tutar (YORUMSUZ). Şirketi bu ofiste açar.
İlk bir iki hafta içinde tabela, kartvizitler ile uğraşır. Çok havalı bir web sitesi yapar. Adını duyduğu bazı şirketlerin web sitelerinde gördüğü ifadeleri aynen kopyalar (YORUMSUZ). Aslında o sitelerde yazan ve kendi sitesine koyduğu bazı ifadelerin ne demek olduğunu fazla bilmiyordur ama olsun müşteri çekeceğinden emindir.
Sonra hasbelkader gelen ilk müşteri ile muhatap olurken görür ki, müşteri vereceği hizmeti veren kişilerin Bilgisayar Mühendisi olmasını istemektedir. Ancak kendisinin bırakın Bilgisayar Mühendisliği, teknik bir eğitimi dahi yoktur. Bu durumda hemen kendisine bazı sıfatlar uydurmak zorunda kalır. Sermaye sahibi yatırımcı olmak ve Bilgisayar Mühendisi istihdam etmek olanağı yoktur çünkü sermayesini ofis kirası ile yemiş bitirmiştir.
Kendisine iş gelmeyince, bari ihalelere gireyim der. Bu sefer de iş bitirme belgesi sorunu ortaya çıkar. İş bitirme belgesi istenmeyen işler çok küçük işlerdir ve genelde çok da karlı gözükmemektedir. Ama iş bitirme belgesi edinebilmek adına bu işlerden bir kaç tane alır (YORUMSUZ).
İlk alınan işlerde teknik sorunlar çıkar. Sorunları hızlıca gidermek adına danışmanlar bulur (YORUMSUZ). Ancak bulduğu danışmanların bilgi düzeylerini ölçemediği için bir konuda iyi olan danışmanı başka konuda kullanma hatasına düşer. Bu da işlerin maliyetini yükseltir durur. Zaten pek karlı olmayan işlerden zarar eder.
Bir miktar yatırım yapmak gerekli anlaşılan diyerek bankadan kredi çeker. Tabii şirketinin mizanındaki finansal değerler çok iyi olmadığı için sınırlı miktarda ve yüksek faizli kredi alabilir (YORUMSUZ).
Elindeki kredinin bir miktarını daha harcayarak iş bitirme belgesini alır. Ancak bu arada çalıştırdığı kişiler ve danışmanlar ile anlaşamaz ve kavga eder. Elemanları da gidince şirketinde yine kendisi kalır.
Eleman nasıl olsa bulunur, çok nitelikli olmayan elemanları danışmanlarla destekleyerek maliyerleri optimize edebiliyoruz diye düşünür ve tabelaya yatırım yapmaya karar verir. Gider parası neyse verir ve uluslar arası bir şirketin ürünlerini satma hakkını alır (YORUMSUZ). Bu hakka sahip yerli firma sayısı bini geçeli çok olmuştur ama önemsemez. Bu arada tabela, kart vizit, web sitesi, broşür, ne varsa baştan yapılır ki uluslar arası firmanın logosu kendi logosundan çok gözüksün.
Şİrketin ilk yılı dolmaya yakın, kayda değmeyen bir iki ihale almış ve ite kaka teslim etmiş, zararda, bankaya kredi taksiti ödeyen ancak tabelasında altın rengi bir yabancı firma logosu kendi logosunun iki katı büyüklüğünde bir şirketi olan atılgan girişimcimizin telefonu çalar. Adını aldığı firmanın avukatı firmasının adını değiştirmesi konusunda kibarca bir öneri getirmektedir. Muhasebecisine danışır ve şirket adını değiştirmek için gereken işlemlerin de masraf çıkartacağını öğrenerek oflamaya başlar.
Bizim arkadaş iş planı yapmanın önemini zaten biliyordu. Bu ve benzeri senaryolar üzerinden geçince, bilişim sektörüne özel başka bir çok şeyi de görmesi gerektiğini anladı ve dersini çalışmak üzere evine döndü. Umarım bu girdi sayesinde girşimci hamuruna sahip genç arkadaşlardan ders çıkaran başkaları da olur.
Sanallaştırmanın (İng. virtualization) bugün insanlara sunulduğu uygulama alanı tamamen sunucu konsolidasyonu olarak görünüyor. Bunun nedeni hazırdaki ticari ürünlerin teknik becerilerinin son derece kısıtlı olması. Örneğin bu tür araçlarla sanallaştırdığınız işletim sistemlerinin USB ve çoğu tipik kaynağa (örneğin ses kartları) erişimini ayarlamak bir türlü otomatik hale gelmiş değil. Bu nedenle ticari araçlarda istemci sanallaştırması örneklerini fazla göremiyoruz. Sanallaştırma alanında ar-ge olarak bir şeyler kurcaladığımız zaman bu sistemlerin nerede nasıl çalıştığını neleri yapıp neleri yapamayacağını görebilince bu yorumları daha kolay yapabiliyorum tabii.
Bununla birlikte sanallaştırmanın esas uygulama alanlarından birisi, zaten on yıllardır Citrix gibi firmaların yapmakta olduğu uygulama sanallaştırması (İng. application virtualization) olmaya devam edecek. Üstelik bu alanda pazar çok çok daha büyük olacak. Çünkü uygulama sanallaştırmasının esas istemci platformu kişisel bilgisayarlar değil mobil ve gömülü aygıtlar olacak. Burada tipik örneğimiz cep telefonları ancak cep telefonu olmayan çok çeşitli minik mobil aygıtın da türediğini göz ardı etmeyelim. Peki buradaki senaryo ne?
Malumunuz mobil ve gömülü aygıtlar için uygulama geliştirenlerin önemli bir kaygısı uygulamanın işlemciyi kullanma profiline bağlı olarak yoğun pil tüketimi. Pil ömrünü uzatmak olmazsa olmazlardan birisi. Ancak talep edilen uygulama becerileri giderek daha fazla işlemci gücü istiyor. Artan grafik beceriler, harita uygulamaları, güvenlik ihtiyacı sonucunda artan kriptografik işlemler aklıma ilk gelenler.
Bu uygulamaların işlemci yoğun işlerinin pil sıkıntısı çeken mobil cihazlarda değil de sunucularda yapmak yeni bir fikir değil. Ancak bunu istemci sunucu mimarisi içinde yada uzak yordam çağrısı (İng. remote procedure call - RPC) temelli teknikler ile yapmak (buna her türlü web servisi, Java'nın kendi araçları, vs dahil) yerine uygulama sanallaştırması ile yapmak yeni bir fikir.
Büyük ölçekli uygulama sanallaştırması ile mobil cihaz işletim sisteminin görevi de değişiyor. Mobil işletim sistemi artık çok sayıda sanallaştırılmış uygulamayı sunuculardan çekerek işletmenin koordinasyonundan da sorumlu. Ayrıca sunucularla karşılıklı doğrulama, yetkilendirme, hesap kullanımı (3A dediğimizde herkes Radius'u farketti değil mi?) işleri ile uğraşacak.
Sanallaştırmanın sunucu ayağı ise istek üzerine, oturum başı (İng. per session) yada kullanım başı (İng. per use) ayağa kaldırılan ve sonra kapatılan sanallaştırılmış uygulamaları sunmak için gelişmiş yönetim becerileri ile donanacak.
Böyle bir vizyonun gelişmesi için son derece hızlı gelişen ve özelleşebilen yazılım alt yapılarına ihtiyaç var. Geleneksel kapalı, sahipli yazılım lisans modelinin bu hızda bir geliştirme yapması mümkün değil. Bu niteliklere sahip yazılımlar üretilemez demiyorum. Sadece hızlı üretilemez diyorum. İsterseniz dünyanın en önemli geliştiricileri ile ortak girişim (İng. joint venture) kurun, kapalı modelin geliştirme hızı yavaş olacaktır. Ancak açık geliştirme modeli sunan (bknz. burası ve şurası ) özgür yazılımlar bu hızı sağlayabiir.
Bu nedenle gelecekteki mobil yaşam vizyonları içinde sanallaştırma ve özgür yazılım giderek daha çok karşımıza çıkacak. Sunucu tarafında hem işletim sistemi hem uygulama sanallaştırmasında özgür yazılımların artan görünürlüğü olması ve mobil ve gömülü işletim sistemi pazarının da özgür yazılıma kayması bunu destekler görünümde.
Büyümekle birlikte toplam pazar içindeki payı giderek azalan bildik kişisel bilgisayar pazarına hapsolan vizyonlar ise herhalde, bu gelen dalgaları karşılamakta güçlük çekecek.
Bir kaç blog girdisi okurken bağlantı takip ede ede buradaki ilginç girdiye ulaştım. Takip edip okumaya üşenenler için, çok kısa özetlersek, Türkiye'nin yazılım ihracatının yıllık 15 milyon dolar gibi bir seviyede olduğu, ve bunun ana nedeninin de yazılım firmalarımızda bulunan bir vizyonsuzluk olduğu ifade edilmiş. Hem maddi hataları düzeltmek hem de konu hakkındaki görüşlerimi aktarmak isteyince son derece uzun bir yorum yazdığımı fark ettim. Bari kendi bloguma da koyayım dedim. Takip eden paragraflarda okuyabilirsiniz
Yazıdaki ana fikre katılmakla birlikte, istatistikler konusunda biraz düzeltme yapmam gerekiyor. Türkiye'nin yazılım ihracatı yaklaşık olarak 500 milyon dolar seviyelerinde. Yakında 1 milyar doları bulması konuşuluyor. Yani resim o kadar da kötü değil. Ama Türkiye'nin yazılım iç pazar potansiyeli ve dış pazara dönük avantajlarını göz önüne alınca yine de acınası bir miktar.
Ankara'daki büyük ölçekli yazılım şirketlerinin ve savunma sanayi şirketlerinin yazılım bölümlerinin bir nevi kamu işlerine odaklanarak rahatladıkları doğru ancak zaman zaman bu şirketler bu projelerde edindikleri deneyimleri ihracata odaklı olarak da kullanabiliyor. Örneğin Tepe Teknoloji, TSK için yazdığı ve yaklaşık 20 milyon dolar bedelle aldığı bir ihale işindeki yazılımın özelleştirilmesi sonucu Suudi Arabistan'a yaklaşık 200 milyon dolarlık bir satış gerçekleştirdi. Ben bunu Tepe Teknoloji Genel Müdürü ile başka bir konuda görüşme yaparken laf arasında öğreniyorum. Başkalarının haberi dahi yok. Gazetelerde köşede kalmış bir haber olmuş ama miktar yok. Yada Havelsan'ın Barış Kartalı projesindeki işi aslında iç pazara dönük değil çünkü projeyi yürüten Boeing olduğu için Havelsan Boeing alt yüklenicisi olarak çalışıyor. Yaklaşık 1 milyar dolarlık işi Boeing'den almış durumda.
Yine istatistiklere hiç girmediğini bildiğim benzeri Ankara yazılım şirketleri de var. Bir dönem 150 küsür kişiye çıkan ETC vardı mesela. Sadece yazılım ihracatı yapardı. 150 kişinin ürettiği yazılımın satış bedelini merak ederim ama bilmem. Veyahut Siemens, Alcatel-Teletaş gibi uluslar arası şirketlerin Türkiye'deki birimleri, yurt dışındaki birimlerine yazılım sattığı zaman da bunlar çok dikkat çekmez. Merak edenler için söyleyebilirim, Siemens'in kendi iç yazılım ihtiyaçları (ki küçümsenecek bir şey değil) neredeyse tamamen Ankara'daki ve İstanbul'daki Türkiye ofislerinde karşılanıyor. Bu tür işlerde çalışan insan sayısı gene yüzler ile ifade edilir. Ama parasal değeri bilemem.
Esas mesele istatistiklerin derlenmiyor olması.
Bu tür istatistiklerin sağlıklı derlenmesindeki önemli bir engel firmalardan istatistiki bilgi istendiği zaman vur deyince öldür misali bir yaklaşım ile inanılmaz detayda veri istenmesi. Esas işi yazılım üretmek olan ve çoklukla asgari idari kadro ile (yani sıfır idari personel) çalışan yazılım şirketleri bu tür verileri sağlayamıyorlar.
Benim kendi masamda da TÜİK anketi duruyor. Muhasebecimiz ile o anketi doldurabilmek için çalışacak bir günüm yok ne yazık ki. Halbuki anket dediğiniz 15 dakikada doldurulabilmeli.
Portakal Teknoloji 2009'da yurt dışı pazara ciddi ürün satıyor olmayı hedefliyor olsak da TÜİK bu gidişle bunu 2010'ların içinde bir yerde gazeteden öğrenecek. Halbuki, Teknokent'e 3 ayda bir verilen ve Maliye Bakanlığı'na da ayrıca beyannameler içinde aktarılan verileri toplayıvermek çok daha kolay. Orada hem şu ana kadarki hem de ileriye dönük tahmini verilerimize erişebilirler. Belki TÜİK'in istediği kadar detaylı olmayabilir ama daha stretejik saptamalar için geçerli ve yeterli bir veri olacağından eminim. .
Hoş zaten TÜİK'in sorduğu çoğu soru da ar-ge yapan hele yazılım ihracatı yapan şirketler için anlamlı değil. Mesela aklımda yanlış kalmadıysa, aile fertlerinden ücretsiz ve SSK'sız çalışan (çocuk) olup olmadığını merak ediyorlardı. Bir bakkal dükkanı için geçerli olabilecek bir soruyu kurumsal pazara dönük çalışan yazılım şirketine sorarsanız doğru mu olur?
Sözün özü, iş yapılmıyor değil, sadece anlatılmıyor, reklamı yapılmıyor. Bu da başka bir problem. Onu da tartışmak gerekir.
Yurt dışındaki insanların güvenlik anlayışı ile ülkemizdekilerin oldukça farklı olduğunu herhalde kabul etmeyen yoktur. Çünkü tehdit anlayışları daha farklıdır. Mesela yoldan yürürken yandaki inşaat şantiyesinden düşen bir şey onlar için kişisel güvenlik için değerlendirilecek bir risk veya tehlike oluşturmaz. Aynı şekilde bizim için de üzerimize fil basması sonucu ölmek bir risk değildir. Yani riskler ve tehditler yerel olduğu için güvenlik anlayışı da yerel olmaktadır.
Tabii ki bilişim güvenliği söz konusu olunca bu yerellik tamamen olmasa da bir ölçüde ortadan kalkıyor. Dışarıdan yapılan saldırılar tamamen dünyanın herhangi bir yerinden kaynaklanabilirken, içeriden gelen saldırılar ise dünyanın herhangi bir yerindeki başka bir olayı örnek alarak daha nitelikli hale geliyor.
Bilişim güvenliği ile uğraşanlar, uzunca bir süredir bunun zaten farkında. Ancak yerli, yabancı bir çok insan bu durumun pek de farkında olmadığı için bilişim güvenliğini sağlamakla sorumlu olan kişiler ile önemli bir kültür çatışmasına giriyorlar. Ancak benim kişisel görüşüme göre son yıllarda bu kültür çatışması bir uzlaşmaya gitti. Bunun nedeni de 11 Eylül sonrası ortaya çıkan paranoya.
Bu paranoya neticesinde, özellikle uluslar arası şirketler için iş sürekliliği planlaması (İng. business continuity planning) kavramı giderek lojistik odağından güvenlik risklerinin ağırlık kazandığı bir odağa kaymaya başladı.
Bakın burada bir yazılım şirketini yada ağırlıklı olarak bilişim teknolojilerine dayandığı belli olan telekom yad abankacılık sektörü gibi bir alandaki şirketi kast etmiyorum. Daha geleneksel işleri düşünüyorum. Mesela ekmek üretimi tedarik zincirini düşünelim.
Marketten ekmek almak için ekmeğin önce markete uygun koşullarda ulaştırılması ve markette doğru saklanması gerekli. (bayat ekmek ters lojistiğini şimdilik unutalım.)
Ekmek üretmek için un başta olmak üzere bir kaç hammadde ve ekmek fırınlarını çalıştırmak için enerjiye ihtiyacınız var. Bunların fırınlara nakledilmesi gerekli.
Un imalatı için buğday başta olmak üzere seçilen tahılların nakliyatı gerekli. Kabaca, tahılın üretildiği yerde yada aradaki başka bir yerde ön işlemden geçirilerek ambarlarda bekletildiğini düşünebiliriz.
Tahılın kendisi tarlada üretilen bir tarım ürünü. Kuraklıktan tutun tarım zararlılarına kadar bir çok etken söz konusu.
Şimdi bütün bunlar bildiğimiz bir tedarik zinciri. Şimdi siz 11 Eylül sonrası paranoya ile bakalım bu tedarik zincirine neler yapılabilir diye düşünün. Çok köyü şeyler yapılabilir. Bu durumda tarladan marketteki ekmek rafına kadar olan tedarik zincirinin korunması ve güvenliğinin sağlanması gerekli. Gel gelelim, paranoyakça bir güvenlik sistemi geliştirmek de hem çok maliyetli hem de işleri aksatacak. Bu nedenle şu yada bu kişiler bu tür sistemlerin kurgulanması taraftarı değil.
İşe böyle baktığımız zaman uçtan uca, entegre edilmiş bir güvenliğin iş akışlarını kesintiye uğratmadan yada yavaşlatmadan sağlanması isteniyor.
Sadece bilişim güvenliğinin değil, genel olarak güvenliğin artık yönetilen bir süreç olarak anlaşılmasının, güvenlik anlayışının bu şekilde değişmesinin arkasında biraz da bu gerçekler var.
Ülkemizi değerlendiren bir çok konuşmada, yazıda hep ülkemizin en önemli varlığının insanı olduğu söylenir. Bununla birlikte nedense bu en değerli şeyimizi kolaylıkla harcıyoruz.
Bilmem farkında mısınız, LKD'nin gelenekselleşen Linux Şenliği bu yıl İzmir'de e gerçekten bir şenlik olarak yapıldı. Uykusuzluktan ayakta zor durduğum bir dönem olduğundan katılamasam da Şenlik için çalışan kişilere ve katılabilenlere gıpta ettim. Hafta sonu yapılan şenlik konusunda bilgiler, yorumlar, vs de bugün içinde dökülmeye başladı. Anladığım kadarı ile Şenlik gibi şenlik kurgulama konusunda amaca sorunsuz ulaşılmış.
Gel gelelim, Şenlik tartışıldığında, bir çok kişinin Şenlik örgütlenmesini, ve bu kalemde bu iş için emek harcayan kişilerin kendilerini kolayca harcadığını görüyorum. Bu sadece Şenlik için de geçerli değil, LKD'ye ve Linux toplumumuza emek sarf eden kişiler de kolayca harcanıyor. Aslında LKD'yi de geçelim, bu hemen her yerde karşıma çıkan ve artık bulaşıcı hastalık olarak nitelendirdiğim bir konu.
Biz neden böyleyiz? Yada zamanında böyle değildik de sonradan mı böyle olduk? Acaba bu kadar kolayca kantarın topuzunu kaçırmanın ve zaman zaman adap sınırlarını aşmanın nedeni nedir? Kendimce düşünüyorum.
Bu arada, elbette ben de bu hastalıktan payımı alıyorum. Ama en azından payımı aldığımı kabul etmekteyim.
Bence bu hastalığın önemli nedenlerinden birisi topluca aşırı ben merkezci bir yapıya bürünmemiz. Bu aslında çok kötü bir gelişme değil gibi gözüküyor. Çünkü kendi iyiliğini istediği için tepkisiz kalamayan bir toplum kurgularsak, o zaman topluca bakıldığı için toplumsal iyiye de ulaşmak mümkün. Bunu ben daha lise ikinci sınıftayken bir hocamız ifade edip, gelecek nesillerden umutlu olduğunu söylemişti. O sözün anlamını çok sonraları tam olarak kavradım. Amma ve lakin, bu ben merkezci yapının sağlıklı sonuçlar doğurması için sağlıklı bir temelde gelişmesi de gerekli. Sanırım bizde yaygınlaşan ben merkezcilik, pek de sağlıklı bir yapı ile gelişmiyor.
Peki sağlıklı bir ben merkezci anlayış nasıl gelişir? Bunu tam olarak söylemem pek mümkün değil. En azından bugün kalkıp size bir formül veremem. Ancak nasıl gelişmeyeceği üzerine bazı aforizmalar üretme olanağım var.
Sağlıklı bir benmerkezilik nasıl oluşmaz? Eğer kişinin ben anlayışı içinde kendi çalışması kendi üretimi sonucu ortaya çıkan şeylerin ürettikleri yoksa, yani kişi üretim anlamında bir boşluk içindeyse, o zaman bu boşluğu doldurmak için başka bir şeyler olması gerekiyor. Fikri kendim bulmadım. En somut gördüğüm örnek şu. Ursula LeGuin, Yerdeniz Büyücüsü serisinde, yanılmıyorsam Tehanu'da, neden büyücüler erkektir konusunda benzeri bir argüman üretir. LeGuin'in ifadesi ile büyücüler erkektir çünkü erkek içindeki boşluğu güç (arzusu?) ile doldurabilir. Ama ne zamanki o gücü kaybeder, o zaman içi boş bir kabuğa benzer. Kadınlar ise doğurganlıkları nedeni ile bu boşluğu her zaman doldurma yeteneğine sahiptir. Büyücülük, o boşluğu doldurmak için sadece bir yoldur ve erkekler büyücü olurken kadınlar buna gerek duymaz.
Peki içindeki üretme açlığını, şu yada bu nedenle üretmek ile doyuramayan insan ne yapar? Çağdaş psikoloji, bu durumda yapılan şeylerden birisine yansıtma diyor. Yansıtma bir çeşit kendini koruma mekanizması ve suçu bireyin dışındaki bir nedene, çoğu kez başka birisine yükleyerek psikolojik baskıyı hafifletiyor. Elbette çözüm üretmek açısından hiç bir yararı olmayan bir mekanizma.
Böyle baktığınız zaman, eğer üretemeyen bir bireyseniz, kolaylıkla biri birini suçlayan, kolayca başka insanları değersiz gören birisi haline geliyorsunuz.
Peki benim tanımlayabildiğim bu tuzaktan nasıl kaçınırız? Elbette ki üreterek. Ne ürettiğiniz çok önemli değil. İster evinize gittiğinizde yemeğinizi tabağınıza güzel görünümlü dizin, ister doğada zaman geçirip kuşların resimlerini çekin, isterseniz de özgür yazılım geliştirin. Önemli olan içinizdeki boşluğu doldurmak.
Dip not: Çocuk sahibi olan kişilerin bu hastalıktan bir parça arınması da herhalde çocuklarına baktıkça o üretme dürtülerinin tatmin olmasından kaynaklanıyor olabilir.
1995'den beri merak ettiğim şey nihayet oldu. Bugün itibarı ile ben de bir Mac kullanıcısıyım. Saat 20 sularında benim de bir Macbook Air diz üstü bilgisayarım var.
Henüz çok fazla kurcalama şansım olmadı. Ama şunu söyleyebilirim ki, kurulum dosyasını uygulamalar dosyasına sürükleyip bırakarak uygulama kurmak son derece zevkli. Önümüzdeki günlerde bir çok yeni maceramı buradan aktarıyor olacağım. Hedefim önce Mac OS X'e tam olarak alışmak ardından Mac OS X'in sanallaştırma aracı olan Boot Camp kullanarak aynı anda Pardus kullanmak olacak.
Zaman zaman LinkedIn'den bahsettiğimi biliyorsunuzdur. Bugün sitedeki forumlarda gezerken ilgimi çeken bir forum ile karşılaştım. Birisi çalışkan insan ile işkolik nasıl ayırt edilir diye sormuş. :)
Elbette türlü türlü yanıtlar var. IBM'den Eric Vonheim isimli bir yönetici ikisini nasıl tanımladıklarını vurgulamış. Ona göre çalışkan bir kişi
Önceden tanımlanmış çalışma saatlerinde yüksek konsantrasyon ile çalışmak
İşini yaparken doğru değerlendirmeler ile karar vermek
gibi özelliklere sahip, bir işkolik ise
Sürekli çalışmak ve bu özelliği nedeni ile ne zaman aransa ulaşılır olarak tanınmak
Bütün gün epostalarına yanıt vermek, özellikle gece geç saatlerde dahi eposta yanıtlayabilmek
Tatile çıktığında yada hasta olup izin aldığında içi rahat etmemek
Aynı anda çok fazla iş ile uğraşmak
Blackberry yada diz üstü bilgisayarı gibi araçlarından ayrılamamak
gibi özelliklere sahip. Buradan yola çıkarak kişinin durumunu değerlendirebildiklerini ifade ediyor. Önerdiği çözüm ise, kişilere zaman zaman kariyer değişikliği yaptırtıp, değişikliğe sorlayıp, bir anlamda cesarete zorlayıp bu şekle dönüşmelerini engellemek. Aslında haksız da değil. Ne de olsa işkoliklik bir birikim süreci. Bu süreci arada kesintiye uğratmak sorunun kökenine saldırmasa da gelişmesini engelleyici ve yavaşlatıcı bir şey.
Yine benim hoşuma giden bir diğer yanıtı da Mel Wildermuth vermiş. Çok kısaca çalışkan bir kişinin çalışmaktan aldığı zevk ile bir işkoliğin alamadığı zevki karşılaştırmış. Daha sonra da 5 Faktör Modeli (FFM) için gönderme yapmış. Bu model de aslında başka bir zaman uzun uzun tartışılabilecek bir konu. Ama anladığım kadarı ile Mel Wildermuth çalışkanlık ve işkoliklik arasındaki ayrımı nevrotik olmak üzerine kuruyor.
Biz 'de çok çalışıyoruz. Geçenlerde Serdar ile konuşan birisi "sizin oradakilerin bu ara işi çok anlaşılan" demiş. Evet işimiz çok. Ama yaptığımızdan ciddi zevk aldığımıza göre, belki de işkolik değiliz. :)
Bir süredir yapmayı erteleyip duruyordum. En sonunda az önce yaptım. Artık benim blogum da FeedBurner üzerinden RSS veriyor.
bunu yapında büyük bir şey mi oldu? Hayır. Aynı anda on binlerce kişi blogumu mu okuyacak? Yine hayır. Ama heves ettim diyelim. El değmişken aşağıdaki küçük simgeyi de koyalım.