Bu hafta Cuma akşamı, gösterimden kalkmadan önce kaçırmayalım diyerek bu yılki Cannes Film Festivali’nde ödül alan Persepolis‘e gittim. İran İslam Devrimi’ni bir çocuk olarak yaşayan, ergenlik ile genç kadınlık arasını ailesi tarafından yolladığı Avusturya’da geçiren, daha sonra İran’da üniversite okumak için geri dönen ancak değişen ülkesine bir türlü uyum sağlayamayan bir kadının (yada bir kadına uyum sağlayamayan bir ülkenin) yaşam öyküsünü temel alan canlandırma film tek kelime ile harikaydı.
Senaryosundan canlandırmanın kullanımına, siyah beyaz tercihinden müziklere her noktası ince düşünülmüş, gerçekten güzel bir filmdi. Fransızca konuşmalar için Türkçe altyazıları takip etmek zorunda kaldım ama Fransızca da filme ayrı bir tat katmış doğrusu. Bu kadar saydığımı herkes çevresine saymış olmalı ki salon da tıklım tıklım idi.
Gitmeden önce siyah beyaz canlandırma konusunda bir fikir edinmek isteyenler buradaki görüntülere bakabilirler.
Belki fark eden olmuştur ama Bleach’in ikinci sinema filmi olan Diamond Dust Rebellion yakında Japonya’da gösterime girecek. Ichigo ve Hitsugaya arasında müthiş bir dövüş sahnesi de beklenen filmin ilk tanıtımları da piyasaya çıkmaya başladı.
Tabii tanıtımlar çıkar da YouTube‘e düşmez mi? Ben de bayram şekeri olarak bir tane koymak istedim.
Benim EMO Ankara Şubesi’ndeki olağan yıllık denetlemeye katılmam gerektiği için Cumartesi akşam saatlerinde toplanabildik - gerçi herkes sabahtan başlayarak çalışıyordu ama toplanma akşamı buldu. Bununla birlikte iş yerinden çıktığımızda gece saat 1′di; evi uzakta olanlar yakında olanlarda kalacak şekilde organizasyon bile yapıldı. Ben, Mete, Emre, Erdem, Serdar ve Ayda’ya ek olarak misafir sanatçımız, TPM/TSS güneşimiz, gözümüzün bebeği Burak da teknik konularda bize destek olmak üzere toplantıdaydı. Toplantı öncesindeki (benim EMO’da olduğumdan kaçırdığım) yemekli sohbete Ozan Ali ve eşi Esra da katılmıştı. Kısacası, teknik toplantıdan önce Portakal Teknoloji için bir aile toplantısı daha yapılmış oldu.
Peki ne mi konuştuk? Malumunuz, Portakal Teknoloji olarak Avrupa Birliği 6. Çerçeve Programı’nda ülkemizin dahil olduğu en büyük bilişim teknolojileri projesi olan Open Trusted Computing projesi kapsamında bayağı bir iş yapıyoruz. Geliştirmekte olduğumuz kriptolu dosya servisi (kısaca KDS) artık olgunlaşmış bir sistem tasarımına, biraz dengesiz çalışan bir Frankenstein prototipine sahip. Cumartesi akşamı da önce bu tasarımı doğruladık.
Tasarım doğrulamak hele ki birden fazla Xen sanal makinasına dağılmış biçimde çalışan, içinde birden fazla Java servisi, Linux çekirdek kitaplıklarından Xerces ile XML işlemeye, modifiye tar komutundan C++/QT arayüzyerine kadar bir sistem programı yığını, üzerine bir de özel aygıt sürücülerine erişimi olan bir yazılım için uzun ve zahmetli bir süreç. Önce sistemin en yüksek seviye mimarisinden başladık. Sonra tek tek ana mimari bloklarının içlerindeki blokları tartıştık. Daha sonra bu bloklar arasındaki iletişimin nasıl sağlanacağından bahsettik.
İki tahta dolusu yazımız vardı. En kısa sürede bunların bir resmini koymayı planlıyorum.
Bu satırları gece 02:15 gibi yazıyorum. Yarın (Pazar) ise sabah 6:45′de kalkıp 7:00 gibi çalışmaya döneceğim. Ama çok çok mutluyum. Harika bir yazılımı GPL olarak hayata geçiriyoruz.
Bir dosya şifreleme uygulamasında saydamlık sağlamak gerçekten zor bir iş. Bir disk bölümünü şifrelemek istediğinizde, dosya sistemi seviyesine inerek bunu sağlayabliyorsunuz. Ancak bunun ciddi maliyetleri de oluyor. Genelde olduğu gibi kabak sistem yöneticisinin başına patlıyor. Bizim tasarladığımız KDS, artan güvenliğe ek olarak, belki de daha önemlisi bu “kabağı” ortadan kaldırarak, patlamanın da önüne geçmeyi hedefliyor.
2 ay 10 gün sonraya ön prototip, ondan 6 ay sonraya çalışan ilk sürüm, ondan 6 ay sonra çalışan ikinci ve son sürüm derken 14 ay 10 gün sonra KDS’yi GPL bir yazılım olarak tamamlamış olacağız. Bu arada meraklılarına müjde, 2007 sonu 2008 başı gibi SourceForge’da da yer almayı ve kodları test için sunmayı planlıyoruz.
Not: Bu arada bankai demişken, yurt dışında Zangetsu ve hatta bankai hali olan Tensa Zangetsu imal eden bir kılıç imalatçısı buldum. Eğer gümrükte bir sorun yaşanmaz ise, önümüzdeki ilk büyük özgür yazılım etkinliğine kapkara bir kılıç ile gelip Zangetsu’yu yazan ekip ile bir fotoğraf çektirmeyi hedefliyorum.
Takip edenler bilir, bir çok Japon Anime dizisi aslında daha önceden popüler olmuş çizgi roman yani Manga serilerinin ekrana gelmiş halidir. Bu dizilerin bir bölümü içinde çizgi romanın 2 bazen 3 bölümünde olacak kadar olay işlenir. Haliyle Anime ne kadar geriden başlarsa başlasın, Manga’yı yakalıyor ve senaryoda öne geçmesi söz konusu oluyor. Bu durumda ne olacak?
Yapımcılar iki çözüm bulmuşlar. Bunlardan birincisi, zaman zaman Anime’nin yayınına ara vermek. Örneğin 1 hafta yayınlayıp 1 hafta yayınlamamak. Bu yolla Anime fazla hızlı ilerleyemiyor. Ancak TV’deki program yapımcıları bundan hoşnut olmuyor, reklam verenler hoşnut olmuyor, vs. İkinci çözüm ise Manga’nın konu akışını etkilemeyecek, küçük yan maceralar ile zaman doldurmak. Bu maceralar zaman doldurduğu için İngilizce “filler” yani doldurucu adını alıyorlar.
Benim sürekli izlediğim Bleach de bu aralar bu tür bölümlerden nasibini aldı. Bir kaç hafta önce normal işleri ellerindeki kılıçları ile kötü ruhları kesip biçmek olan kahramanlarımızdan birisi, bir grup çocukla futbol oynadı. Son hafta ise bir kaçı, bir aşçının hayaleti ile kek yaptılar. Elbette bunların arasında eğlenceli olanları da çıkıyor. Mesela Bleach-133′de Madarame Ikkaku, evinde misafir kaldığı lise öğrencilerinin ricası üzerine okulun Kendo takımını çalıştırmaya karar veriyor. Ikkaku belki yüzlerce yıl önce kılıç eğitimi aldığından geleneksel yolda eğitim veriyor. Yani öğrencileri uzun ve dik merdivenlerden zıplayarak çıkıyor, baş aşağı asılı iken kılıç tekniği deniyor, vs. Aşağıda Ikkaku’nun verdiği Kendo dersinden bir çift görüntü var. Kask takmadıklarına dikkat edin.
Tabii uzak doğu savaş sanatlarına ilgisi bulunan benim gibileri için bu görüntüler ancak motive edici olabiliyor.
Evvelsi gece tam inemeyen ama dün sabah saatlerinde indirmeyi bitirdiğim Bleach‘in 125. bölümünde Kurosaki Ichigo içindeki şeytanı ile savaşmaya ve onu yenmeye çabalamaya devam ediyor.
Bu sırada (124. bölümde olduğu gibi) kendi iç dünyasında gündüz düşlerine de devam ederken yaşayan en savaşçı Shinigami olan Zaraki ile de bir rüyası oluyor.
Bu rüyadaki bir replik dün sürekli aklıma takılıp durdu. Zaraki, Ichigo’nun da tıpkı kendisi gibi savaşmak için doğduğunu iddia ediyor ve şunu diyor: “İnsan güç kazanmak için mi savaşır? Yoksa savaşmak için mi güç kazanır? Bunu söyleyemem.”
Evet bu gerçekten zor bir soru. Japon felsefi düşüncesi zaten biz batı düşüncesi ile yetiştirilenlere çok karmaşık geliyor. Yoksa uzak doğulu bir düşünür bir kanjiye bakarak fikir yürütebilir:
Ben kendi çapımda ne düşünüyorum?
Bana sorarsanız, güç için savaşmak kendi içinde çelişen bir durum. Çünkü gücü elde edince ne yapacağınız sorusu ile karşılaşıyorsunuz? Gücü elde edince ister kendi keyfiyetiniz, ister insanlığın iyiliği için kullanın, bu önemli bir direnç görecektir ve bu da bir diğer mücadeleye, bir diğer savaşa neden olacaktır. Yani güç, savaşı kaçınılmaz kılar. Hadi diyelim ki tüm savaşları kazandınız ve amaçlarınız gerçekleştirdiniz. Bu durumda o gücün elinizde durması doğru mudur? O güç sizi baştan çıkartmaz mı? Yani güç kazanmak için savaşmak kendi içinde çelişiyor.
Savaşmak için güç kazanmak ise, ilk bakışta biraz daha insansı bir düşünce. Çünkü bir mücadelenin içinde yer alında kazanmak için kendinizi daha gelişmiş daha baskın bir konumda görme arzunuz uyanıyor. Ayrıca hem bireyler hem de örgütler, bazı yüksek idealler için çalıştıklarını düşünmeleri durumunda amaçlarına daha kolay ulaşıyorlar. Bu açıdan bakınca güç kazanmak da bu türden bir çalışma gibi görülebilir mi? Aslında bu da kendi içinde sakıncalar içeren bir düşünce. Çünkü kişinin kendince yüksek idealler taşıması, yüksek ideallerin gerçekleştirilmesi için ya da o yolda kural tanımaz araçlara ve yöntemlere başvurma hakkını getirmez.
Peki ben ne düşünüyorum? Ancak ve ancak kendinizi gerçekten kendiniz ve çevreniz için pozitif, yapıcı bazı idealler için çalışır halde tutabilirseniz, o zaman savaşmak da negatif, yıkıcı olay ve süreçleri engellemek haline gelebiliyor. Bu arada bu şekildeki bir çalışma içinde iseniz o zaman savaşmak için güç kazanmak mubah hale gelebilir. Tabii bu arada da iki konuya dikkat etmek gerekli.
Birincisi, arada bir durup kendinize dışarıdan bakmanız gerekiyor. Acaba hala o ilk yola çıktığınız idealleriniz için mi yürüyorsunuz? Yoksa bir noktada yoldan çıkmış mısınız? Yada acaba o yolu yürümenize gerek var mı? Belki de başka birileri siz yürürken, hedefinizi gerçekleştirmiştir bile.
İkincisi, ideallerinize doğru yürürken zaman zaman hayatın acı gerçekleri ile de yüzleşmeniz gerekli. Bu da daha farklı türde bir güç gerektiriyor sanırım.
Bu arada, özellikle hayatın gerçekleri konusuna girecekseniz, İclal Aydın‘ın Vatan’daki kısa bir yazısı da bu düşünce içinde okunası bir yazı.
Konuya dönersek, savaşma arzusu ve güç arzusu arasındaki ilişki “tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan” hikayesine dönüyor. Ben kendim, kendi çapımda ideallerim (örneğin insanların kardeşçe yaşadığı, herkesin emeğine saygı gösterilen, anlamsız hırsların olmadığı bir çalışma ortamını kurmak) için belli bir süredir çalışırken gerekli gördüğüm yerlerde güç kazandım. Ama bu gücü kazanırken bir yandan da bu gücü kazanmak için savaşmam gerekti. Yani benim deneyimim daha çok ikinci seçenek üzerine olmuş. Geriye dönüp bakınca güç kazanmak için savaştığımı hatırlamıyorum.
Arada bir ekran görüntüsü yada anime bölümlerine dair notlarımdan sıkı bir Bleach izleyicisi olduğumu biliyorsunuzdur. Genç erkek okuyuculara yönelik (Japonlar oğlan anlamına gelen Shonen sözcüğünü kullanıyorlar) bir manganın animasyon halini izliyorum. BitTorrent üzerinden her hafta bir bölümü (Perşembe geceleri) çekip Cuma günü içinde izleme şansım oluyor.
Bleach’i ve bir çok Japon animasyon dizisini Amerikan ve Avrupa dizilerinden ayıran önemli bir ayrım onlarca belki de yüzden fazla kararkterin olmasıdır. Japon senaryolarında seri boyunca çok sayıda bölümde gözüken çok sayıda insan olur. Amerikan kökenli senaryolarda ise hep aynı iyi adamlar ve hep aynı kötü adamlar elbette vardır ama diğer üçüncü kişiler sadece 1-2 bölüm gözükür ve kaybolur. Sanırım bu Amerikalıların daha çok sinema filmi izleme ve tüketme alışkanlığına yönelik bir düzenleme. Belki de Amerikan animasyoncularının 20-30 yıllık Dungeons and Dragons oyuncuları olması da bunda etkilidir. D&D oyunlarında kendi karakterinizin inanılmaz detaylı bir geçmişi varken, sadece kısa süreli kullanılan “oyuncu olmayan kişi” (İng. non player character - NPC) ise ya oyun yöneticisi yada misafir oyuncu tarafından oynanır.
Konuyu dağıtmadan toplamaya çalışırsak, Bleach’deki karakterler zaman içinde olgunlaşıyor tabi. Örneğin Ikkaku başta Ichigo tarafından dayak yiyen sıradan bir Shinigami gibi gözüküyor. Kendi bölümünün komutanı Zaraki bundan etkileniyor ama nedenini gerçekten anlayamıyoruz. Daha sonra çeşitki nedenlerle çok tehlikeli görevlerde sürekli olarak Ikkaku’nun yer aldığını görüyorsunuz. Bütün bunların nedenini en son anime bölümlerinde Arrancar ile savaşırlarken öğrenme şansımız oluyor. Meğerse Ikkaku çok güçlü birisiymiş. Hatta gücünün son aşaması olan bankai seviyesine bile erişmiş.
Bankai deyince yazının ana fikrine varıyoruz. Bleach ve diğer Japon animasyonları farklı çünkü Japon kültürünü kesinlikle barındırıyorlar. Daima daha ileriye gitmek için bir yol sahibi insanlar, tıkandığını düşününce daha ileriye gidebilmek için tüm kuralları yıkan insanlar (Bknz. Aizen) ve bu ilerleme için çok ciddi çalışma gerekmesi. Belki küçük küçük adımlar ile ilerleniyor ama ilerleme oluyor. Tıpkı Japon sanayicilerin çalışma anlayışı gibi.